18 Ocak 2018

Altın Küre Çelınc




Sevgili Sibelynka çok güzel bir çelınc başlattı...
Tüm Altın Küre filmlerini birlikte izleyelim dedi..
Oscar sezonu açılırken çoğu filmi zaten izlemeye çalışacağım için ben de seve seve katıldım ♥

Bence siz de kaçırmayın bu etkinliği derim ;)
Çelınc detayları burada, bakın mutlaka...

Bakalım ne kadarını izleyebileceğim...
Hepi topu 32 tane zaten 😂😂😂



Lady Bird
Darkest Hour
The Leisure Seeker
Get Out
I, Tonya
In The Fade
3 Billboards Outside
First They Killed My Father
The Florida Project
Call Me By Your Name
Ferdinand
Baby Driver
 A Fantastic Woman
All The Money In The World
Battle of The Sexes
Downsizing
Dunkirk
Phantom Thread
Molly's Game
Mudbound
Roman J.Israel, Esq.
The Disaster Artist
Loveless
Loving Vincent
The Shape of Water
The Breadwinner
Victoria & Abdul
The Square
The Boss Baby
The Greatest Showman
Coco, The Post

17 Ocak 2018

filmler...


Film yazdığım yazılara ben ne zaman afilli başlıklar bulacağım :))
Neyse biz başlığa değil, filmlere odaklanalım...


20TH CENTURY WOMEN / 20. YÜZYIL KADINLARI (2016)

Bazı filmlerin benim için cinsiyeti vardır. Bu film de keskin bir kadın kokusu var dediğim filmlerden.  Ayrıca beğenisinin ortası da yok... Seven sevecektir, sevmeyen de sevmeyecektir... Ehhhh 'i yok anlayacağınız... Hal böyle olunca oldukça karakteristik bir film diye adlandırabiliriz bu filmi... -iz demeyeyim -m diyeyim hatta :)

Film 70 li yıllarda geçiyor... Ana karakterimiz Dorothea (Annette Bening) 50 li yaşlarda yalnız bir anne olarak çıkıyor karşımıza... Ergenlik dönemi geçişinde olan oğlu Jamie (Lucas Jade Zumann), kiracıları çılgın Abbie (Greta Gerwig) ve becerikli olmakla birlikte yakışıklı  William (Billy Crudup) ile aynı evi paylaşıyor. Bir de Jamie'nin arkadaşı Julie (Elle Fanning) var eve grip çıkan, hemen yan komşuları.

Dorothea oldukça farklı ve renkli bir karakter olarak çıkıyor karşımıza... Oğluna karşı hassasiyeti olan, sosyal çevresine duyarlı, biraz endişeli bir anne... Çocuğuna yetmediğini ya da yetmediği demeyelim de ulaşamadığı dönemlerde en büyük yardımcıları Abbie ve Julie... Tam bir karma yani...

Kadın karakterlerimize baktığımız zaman birbirinden bağımsız hayatları olan ve kendi içlerinde problemli olan kadınlar... Ve bu problemli kadınlar bir araya geldiklerinde filme hem dinamik kazandırıyor hem de renk... Burada yönetmen dengeyi çok iyi korumuş bana göre...

Abbie mesela üniversiteyi yeni bitirmiş çılgın bir kadın. Listeleri var, ölmeden önce yapacaklarının listesini çiziyor son gayretle... Kanser çünkü...

Julie boşanmış bir ailenin çocuğu, sorunlu bir genç kız... Jamie'den sadece bir kaç yaş büyük... Erkeklerden çetele tutarak bir nevi intikamını besleyen bir tip...

Ve tüm bu kadınların ortasında Jamie :)

Biraz oradan buradan anlattım karakterleri ama diyorum ya birbirleriyle uyumunu çok güzel yakalamış yönetmen, karmayı oturtmuş bana göre. O yüzden bu filmi seveceksiniz ya da sevmeyeceksiniz diye bir yorum yapıyorum :) Bilmem anlatabildim mi?

Film de bir sürü şeyi sevdim mesela ben...

Dorothea'nın bir sahnesi var mesela... Arabası yanıyor, itfaiyeciler geliyor. Ve kadın itfaiyecileri eve yemeğe davet ediyor. Hey Allahım diyorum :) Biz olsak ahlarla vahlarla gırla giderken kadının tavrıyla çok eğlendim ben 😉

Abbie'nin çılgınlıklarını sevdim mesela... Evde son ses müzik dans etmesini, fotoğraflarını bastırmasına bayıldım. Renkli kıyafetleri ile matem havasından çıkmasına gıpta ile baktım...

Evlerinin sürekli bir tadilat halinde olmasına, William'ın karizmatik iş halledici olarak evde yer edinmesini, sofradaki sohbetlerinin garipliğine, oradan buradan fışkıran dekorasyon öğelerine zevkle odaklandım...

Kadınların kendi başlarına birey olarak güçlerini de sevdim mesela...

Jamie'nin ergen sorunlarından ve annesiyle diyaloglarından hiç bahsetmiyorum, onu izleyip görün diyorum :))

Sonuç olarak kadın kokulu bu filmi ben SSEEEEVVVVDİİİİMMMMM efenim. Dönemin ekonomik ve tarihsel gelişimine de oldukça ayarında "çak bir beşlik" diyen bu filmi izleyiniz derim.



3 GENERATIONS / 3 NESİL (2015)

Gördüğünüz üzere kadrosu oldukça sağlam bir film var karşımızda. Anneanne Dolly (Susan Sarandon) , anne Maggie ( Naomi Watts) ergen çocuğumuz Ray (Elle Fanning) karakterlerimizin oluşturduğu bir üçgende ilerliyor filmimiz.

Filmimizin odağı Ray; henüz 16 yaşında ve kendini bir erkek olarak tanımlamaya çalışan bir birey olarak çıkıyor karşımıza. Erkekliğe geçişini psikolojik olarak tamamlamış ve bedensel olarak da geçiş yapmak istiyor artık. Bu konuda tek ihtiyacı olan şey ise ebeveynlerinin imzası... Anne bu süreçte sürekli çocuğunun yanında olduğu için bir nevi hazır imza atmaya ama bir yandan da hata yapmaktan korkuyor. Ray'in babası ile seneler önce boşanmışlar ve Ray babasını hemen hemen hiç görmeden büyümüş. Dolayısı ile annenin baba ile de yüzleşmesi gerekli bu konuda. Anne Maggie imza işini yavaştan alsa da Ray'in bekleyecek ne gücü ne de sabrı var atık...

Odak noktamız Ray olsa da aslında anneanne ve annenin de hayatlarına dokunuyor ve filmin adın da anlaşıldığı üzere 3 nesilden de izler taşıyor filmimiz.

Anneanne Dolly bir lezbiyen. Onunda tercihlerini belirlemesindeki keşfi farklı...

Gördüğünüz üzere filmde bomba gibi oyuncularla bomba gibi bir konu var. Dolu dolu işlenebilecek, oturduğunuz koltukta sizi mıhlayacak kadar da malzeme...

Önce sevdiğim şeylerden bahsedeyim...

Elle Fanning oynadığı karaktere o kadar bürünmüş ki ağzım bir karış açık izledim resmen. İşveli cilveli kızımız gitmiş gerçekten de bir erkek gibi geçiyor karşımıza. Mimikleri, bakışları, davranışları feminenlikten o kadar uzak ki... Dolayısıyla Ray karakterini içimize sindirmemizi ve ona inanmamızı sağlıyor...

Dolly çok renkli bir karakter, aynı zamanda çok da sağlam... Filme eğlenceyle birlikte farklı bir hava katmış partneriyle birlikte...  Olaylara çok yönlü bakabilmesi ve öngörüsü hoşuma gitti....

Konuyu zaten söylemiştim, muhteşem... Ritmi de aslında yakalamış gibi ama bir boşluk var filmde....

Baba rolü içimde çok büyük bir boşluk yaratıyor. Düşünsenize senelerdir görmediğiniz bir çocuğunuz var ve siz onu küçük bir kız çocuğu olarak bırakmışsınız. Karşınıza bu bedende mutlu olmadığını söyleyen, kendini erkek olarak hissettiğini haykıran bir erkek çıkıyor ve imza diye bağırıyor avaz avaz bedeniyle... Nasıl karşılarsınız bu olayı... Şok olursunuz değil mi? Bu konuyu anlamaya çalışır, belki tarihi geri sarıp hesaplaşır, çokça çaba göstererek anlamaya çalışır, çatışır, belki kavga eder, derin bir sessizlik hakim olur vs vs... Bir sürü ihtimali var bunun... Dolayısı ile karşınızdaki baba o kadar yavan çıkıyor ki karşınıza ilk orada hayal kırıklığına uğradım...

Ray çok önemli bir gelişim gösteriyor, dolayısı ile daha fazla açıklama bekliyorsunuz Ray'den. Psikolojik olarak geçiş sürecini, hissettiklerini daha çok aktarmasını istiyorsunuz. Ama karşınızda sadece imzaya odaklanan bir genç görüyorsunuz. Bu imzayla birlikte bir çevre değişikliği planı var ortada sadece...  Dolayısı ile bir yalpalama hissediyorsunuz...  Konu bir yerlerde eksik bırakılıyor, ete kemiğe bürünemiyor dolayısı ile...

Oyunculuklar şahane, konu şahane ama sizi allak bulak edeyim, şok yaşatayım endişesiyle konuya çok fazla odaklanamayan bir film var karşınızda...

Sonuç olarak bende EEEEEHHHHHHHHHH kategorisinde yer alıyor bu film, ama yine de bu filmi izlemenizi tavsiye ediyorum oyunculukların ve konunun hatırına... Siz benim bıdırdandığıma bakmayın, sıkılmayacaksınız izlerken, emin olabilirsiniz...




KIDNAP / ANNE (2017)

Macera, aksiyon film sever oğlumla izlediğimiz bir film Kidnap...

Halle Berry başrolde ve çocuğu kaçırılan bir anne olarak çıkıyor karşımıza... Karla boşanmış bir anne, garsonluk yaparak geçimini sağlıyor ve babayla velayetle ilgili sıkıntıları var... Genel olarak alışılagelmiş bir profil...

Karla bir gün oğlunu parka götürür ve anlık bir dalgınlığı ile Frankie kaçırılır. Sadece arabaya bindirilişini görmüştür oğlunun ve bundan sonra amansız bir takip başlar aralarında...

Bir anne olarak söyleyebilirim ki gerilimi bol ve aslında sonucu bilseniz de konuyu nasıl bir yolda götürerek sonuçlandıracaklarını merakla beklediğiniz bir film... Tabi ki mantık hataları var... Çocuğu kaçırılan bir anne hemen polisi aramak yerine neden arabayla peşine düşüp ve değme rallicilere taş çıkartır ki 😊😊

Filmin hemen hemen %90 lık kısmı araba takibi ile geçiyor ve dolayısı ile Halle Berry'nin bol bol mimiklerine, bakışlarına takılıyoruz.... Ve kadın o kadar güzel kalkmış ki bu rolün altından... Aksiyonların kadını, helal sana dedim bol bol...

Bu kaçış sahneleri sırasında ara ara geri dönüş sahneleriyle filmin tabanı doldurulmaya çalışılsa da çok da bir bilgi vermiyor anne ve çocuk hakkında... Sadece Frankie'nin gayet uslu ve çok tatlı bir çocuk olduğunu görmemizi sağlıyor.

Çok bana hitap etmeyen bir film olsa da yüreğim ağzımda izledim mi izledim işte...

Sonuç olarak ben bu filmi EHHHH İŞTEEEEEE kategorisine sokar, izleyip izlememe kararını size bırakırım... Macera sever annelere iyi bir ütü filmi olabilir belki.

Hemen bir dip not olarak ekleyeyim; Film bittikten sonra benim ergenim "Anne beni kaçırsalar böyle peşimden takip eder miydin?" diye sordu tabi ki :))) Ve cevap vermeme izin vermeden de "Aslında takip etmesen iyi olurdu, ilk virajda uçuruma uçardın sen" diye gülerek de ezikledi beni bir güzel  ahahahaaaaa 😂😂😂
Seni takip eden ne olsun Oytun 😸😸




THE BOOK OF HENRY / HENRY'NİN KİTABI (2017)

Yine Oytun'la birlikte izlediğimiz bir filmi anlatacağım size...

Filmimizin baş kahramanı dahi çocuk Henry (Jaeden Lieberher)  annesi Susan (Naomi Watts) ve kardeşi Peter (Jacob Tremblay) ile birlikte yaşamaktadır.

Baştan söyleyeyim Henry'nin zekasına hayran kalacaksınız... Tam bir mucit ve kardeşi Peter'i de bu konuda geliştiren bir çocuk... Annesinin de baş yardımcısı... Tün finansal işlerine o bakıp evin bütçesini o yönetiyor... (Burada bizimkinin ağzı sulanıp ben de yapabilirim, gelsin paralar ifadesini görüyorum suratında ahahahaaa :) Ara not bitti konuya dönebiliriz)
Henry;  hem sınıf arkadaşı hem de yan komşuları olan Christina (Maddie Ziegler) 'dan feci halde hoşlanmaktadır ve arkadaşının üvey babası tarafından taciz edildiğini farketmiştir  Bunu ispat etmenin peşine düşmüştür Henry bir yandan da... Arkadaşı ile açık açık konuşamamakta fakat bunu takip edip çeşitli notlar almaktadır defterine... Filmin ismi de oradan geliyor zaten...

Bu arada Henry hastalanır veeeeee gerisi filmde tabi ki....

Ben size filmle ilgili sevdiklerimi anlatayım en iyisi 😉

Peter ve Henry'nin bir ağaç evleri var. Ve ben o eve her zamanki gibi bayıldım ♥ Amerikan filmlerinde bu ağaç ev meselesi bir klişedir ama ben her seferinde ama çok güzel modunda izlerim. Hele küçük bir çocuğun mucitlikleri için kullanılırsa bu ev çok da şahane bir görsel oluşturur...

Anne ile Henry'nin komik diyaloglarını sevdim... Para idaresini çok iyi beceren bir çocuk ütopik dursa da şahaneydi bence.

Peter karakterine hayat veren Jacob Tremblay "Room" filminde hayran kaldığım çocuk olması sebebi ile gözüm üzerindeydi. Son bir sahne vardı sihirbazlıkla ilgili, gözüm dolu dolu izledim. Severim ben seni çocuk diye diye ♥

Filmdeki dramatik geçişler iyi sağlansa, üstün körü anlatılmasa çok daha iyi olabilirdi bu film...

Ve bir de kötü karakterimiz Christina'nın babası var tabi ki... Konu olarak filmin odak noktalarından biri olsa da o olayla ilgili eksik duygular vardı. Bu da bendeki yetersizlik duygusunu besledi..

Her ne olursa olsun izlemesi zevkli bir filmdi, hani o eskiden ailece birlikte büyük bir keyifle izlediğimiz Pazar sinemaları hissiyatındaydı....

Sonuç olarak ben bu filmi SEEEEEVVVVVVDİİİİMMMMM efenim ve naçizane izleenizi tavsiye ederim. Hoş bu filmi bazı film değerlendirme sitelerinde en kötü filmler arasına sokmuşlar ama siz yine de şans tanıyın derim...






15 Ocak 2018

Bu hafta #2


2018 in 15 gününü yedik bile :))
Dilekler, niyetler, yaşasınlar havalarda gezinerek girdiğimiz 2018 başımıza henüz kuş kondurmuş değil ama bekliyoruz :)) Umutluyuz ♥

Yılbaşı biletlerine bir amorti bile vurmadı ama Süper Loto devretmiş, oynamak lazım... Hala zengin olma şansımı ayakta tutuyorum ne güzel 😂😂

2017 hesap kapamalarını hala bitiremedim, bu hafta da devam edecek... Sonra yeniden ay bitecek, ayı kapatmaya çalışacağım... Ne kısır döngü bu Allahım 😒

Oytun'un sınavları bitti şükür ve okulundan şahane bir tatil hediyesi aldı. Oytun sensiz yapamıyoruz okulu kapatmayacağız dediler ahahhaaa :) Bir hafta daha okula gitmeye devam edecekler... Tüm çocuklar parti havasında bu haberi kutluyor :))) Her an psikopata bağlayabilirler yalnız :)

Bu hafta sevgili ütüm Safinaz bana feci halde kazık atıyordu ki ucundan sıyırdım. 2 haftalık dev boyutlu yığını TV karşısına kurup ütü yapıp sevgili cinayetçi kızlarımın entrikalarını izliyordum ki aneymmm ütüm birdenbire ısıtmamaya başladı. Yok elektrik gelmiyor gibi gibi... Evirdim, çevirdim, klasik Türk mantığı salladım falan tık yok... Prize takıyorum, çıkartıyorum, tekrar takıyorum... Kırmızı ışık 2 defa yanıp sönüyor sonra tık yok... Google amcada araştırmaya başladım ki Philips'in WhatsApp hizmeti varmış ve gece 12 ye kadar açıkmış...Hadi dedim Şebo, böyle bir hizmet alırsan yere göğe sığdıramazsın sen bu Philips'i...


Ve yanıt verdiler :)))
Gördüğünüz üzere saat 21:17... Bravo hakikaten...
Başta biraz kastılar yetkili servise müracat edin sabah diye ama yok lamba iki kez yanıyor, yok tık diye bir ses geliyor diye azıcık zorlayınca çeşitli şeyler denettirdiler bana...
Kireç bağlamış benim Safinaz, fizik tedaviye soktuk ve ben mutlu tabi ki...


Bu kadar mutlu ütü yapacağım hiç aklıma gelmezdi yeminle :)))

Bu hafta ince bir kitap bitirdim, okunacaklar arasında uzun zamandan beri bekliyordu "Kaybeden Hepsini Alır".. Şimdi Stewan Zweig'in kitabına başladım...  Eski kitap okuma rutinimi yavaş yavaş geri kazanıyorum galiba :)

Bunun dışında da başka bir şey yok bende...

Mutlu haftalar olsun hepimize ♥


Yapılacaklar;

- 2017 hesaplarını kapat artık ve Oytun'un İngilizce kelime ezberleme problemine oyun aramaya devam et.

- Gümüşçüden tık yok, aylar geçti üzerinden. Öldü mü kaldı mı bir kontrol et yine...

- Banka işlerini hallet Cuma gününe kadar

- Süper Loto oyna ♥

- Gardrobun yine karmaya bağladı, onları düzelt. Yoksa işin içinden çıkılmıyor.

- Kolları kısaltılacak kazağını terziye ver...

- Hediye alman lazım, doğumgünü var...

- Şubat tatili gelmeden kitap siparişi ver ergenlere.

11 Ocak 2018

bir "bez pasta" hikayesi :)


Allahım başlığı gören de hikaye falan yazdığımı sanacak ... Başlık bulma konusunda azıcık kabiliyetsizim... Garip garip şeyler yazabiliyorum o sebeple :)

Neyse biz gelelim şu bez pasta olayına.  Geçen hafta hamile olan arkadaşları için bir arkadaşım rica etmişti yapar mısın diye. Yapmaz mıyım hiç dedim tabiki :))
Hem madem yapıyorum, aşama aşama fotoğraflayıp buraya da koyarım üstelik 💪
Belki birilerinin işine yarar bir gün...


Bak kendim yaptım diye söylemiyorum çok da güzel oldu ahahahaa :))
Ben Oytun'u yemin ediyorum erken doğurmuşum... Yoktu bizim zamanımızda böyle şeyler...
Olsa emin olun suyunu çıkartırdım..

Ben şimdi aşama aşama nasıl yaptığımı anlatayım;


Gerekli malzemeler basit;
1 ayakkabı kutusu
Çocuk Bezi
Paket lastiği,
İnce şerit lastik
2 renk polar kumaş
Ve nasıl süslemek istiyorsanız kurdele, oyuncak, ponpon, çiçek... Ne arzu ederseniz yani..
Bir de tabi ki olmazsa olmazımız silikon tabancası.

İlk iş olarak ayakkabı kutusunun etrafından ince şerit bir lastikle bağlıyoruz. Bu lastiğe gördüğünüz gibi bezleri sıkıştırıyoruz. Dikey olarak yerleştirdikten sonra düzlüğü sağlamak amacı ile ben bir kez de bezleri açarak sardım ve yine lastiğin altına sıkıştırdım.


İkinci sardığım kat hem köşeleri tuttu, hem de yumuşaklık sağladı....

Akabinde kutunun içini doldurdum. Gördüğünüz tabakanın altında ne ararsan var :) Poşet, kağıt vs... Burada önemli olan kutunun içinin doldurulması... Akabinde üzeri normalde bezle kapatılıyor ama bezimizin yetmeme ihtimaliyle alt açma beziyle kapattım kutunun üstünü. Bence böyle daha iyi oldu.
İstediğim düzlüğü daha rahat sağladım.

Akabinde yine bir polar kumaşı üzerine örttüm. Yatak düzeltir gibi düşünebilirsiniz ;)


Yatağımızı gördüğünüz üzere gri polar kumaşla örttük.

Akabinde ayakkabı kutusunun kapağını iki şerit halinde kestim ve ortadan yapıştırdım. Şeritin kalınlığını bezinizin enine göre ayarlayabilirsiniz. Bu şerit hem bezleri tutacak hem de bebek arabası görünümünü verecek.

Kestiğim şeritin boyutunda biraz pay vererek polar kumaşı da kestim ve silikon tabancası ile yapıştırarak kartona sabitledim. Kartona ovallik vererek kutunun içine geçirdim.


Daha sonra bezleri tek tek rulo yaparak paket lastiği ile lastikledim ve oluşturduğum ovalin içine yerleştirdim. Bezleri rulo yaparken tek dikkat edeceğiniz ayrıntı bez iki katlı haldeyken beline gelecek gölgeden başalayarak rulo yapmanız ve tüm bezlerin aynı yönünü kullanmanız. Bu şekilde yaparsanız daha düzgün bir görüntü yakalayabilirsiniz.


Son aşama olarak polarımızdan bir şerit daha kesiyoruz. Şeritin boyunu ayakkabı kutusunun çevresini çevirecek kadar ayarlıyoruz. Enide ayakkabı kutusunun yüksekliğinden her iki tarafta da dörder parmak olacak şekilde olabilir.

Arka ortadan başlayarak şeridi ayakkabı kutusunun çevresinden sıkıştırarak geçiriyoruz.
altta kalan fazlalığı da ayakkabı kutusunun altına doğru katlayıp yine silikon tabancası ile yapıştırıyoruz kutunun altına.

 Böylece ana gövdemiz hazırlanmış olup çok da fazla işimiz kalmıyor.



Tekerlekler için iki bezi üst üste koyarak rulo yapıp paket lastiği ile bağladım.
Taban olarak kullandığım mukavvayı da kalan kumaşımla kaplayarak tekerlekleri hem tabana hem de ayakkabı kutusunun altına silikon yardımıyla sabitledim. Böylece taşıması daha rahat oldu.


Geri kalan süsleme tamamen sizin zevkinize kalmış.
Ben gövdenin ve üst kısmından kurdele geçirererek yapıştırdım. Üstünü ponponları yapıştırarak süsledim. Alt gövde kısmında da kurdele üzerine sutaşı geçirdim ve fiyonk yaptım.

Üzerinde de küçük bir oyuncak ve çiçek kullandım...

Üst kumaşı düz değil de daha farklı desenli bir kumaş şeçerseniz oyuncağa ve çiçeğe de gerek kalmayabilir belki. Tamamen sizin zevkinize bağlı.


Yalnız bu aşama aşama çekmek ne zormuş arkadaş. Her aşamayı çekelim diye başladığımız işte gördüğünüz gibi fotoğraflanmamış çok bölüm var. Bir an kaptırıp gidiyorsunuz ve aaa ben bunun fotoğrafını çekmedim oluyorsunuz :)) Eksiklikleri gidermek için aşama aşama anlatmaya çalıştım. İnşallah başarabilmişimdir :)))

Bana film yazdırın, kitap yazdırın anam bu ne :)) Yaptığınız şeyi anlatmak, tarif etmek çok da fazla beceri gerektiriyor :)))

Neyse efenim, yine aklınıza takılan bir şey olursa sorun siz, ben seve seve yanıtlarım :)

Görüşürüz ✋




10 Ocak 2018

Geriye Bakış 2017 / Mim


Sevgili Şule hadi demiş sağolsun... Ben de sıcağı sıcağına yazayım dedim.
Yoksa unutuyorum :))
2017 yi sayısal olarak değerlendiriyoruz...
Sayılardan feci tırsarım bu arada... Arada yürüyorum derken yumuşak yumuşak bir geçiştirme ile 1350 adım attım arasındaki rakamların sert tokatları arasındaki fark çok keskin olur genelde...

Korkunun ecele faydası yok tabi :)) Biz rakamlara geçelim...


Okunan Kitap Sayısı: 18

Demedim mi size... Bak ilk tokat geldi...
18 ne Şebo demezler mi adama :)))
Telafi hakkımı kullanmak istiyorum hocam :)
Söz seneye hedefe kilitleneceğim ;)




İzlenen Dizi Sayısı: 5

2 tane kısa dizi izlemişim bu sene, hali hazırda da 3 dizi var takip ettiğim...
Yeter... Allah bereket versin :))


İzlenen Film Sayısı: 61

Bak bu sayı şaşırttı beni. Ben daha çok film izlediğimi düşünüyordum :/
Yine de ortalama haftada 1 film izlemeyi başarmışım.



Blogta Paylaşılan Yazı Sayısı: 108

Haftada ortalama 2 yazı yazmışım... İdare eder bir ortalama bence ;)


İnstagramda Paylaşılan Fotoğraf Sayısı: 177

Fotoğraf manyağı olmuşum bu sene :)) Çek paylaş, çek paylaş kolayıma gitmiş demekki...
Hoşuma gidiyor ne yapıyım :))



Bol kitaplı, bol filmli, bol fotolu, eğlenceli bir 2018 olsun ♥

Şimdi gelelim mimleme kısmına...
Küçük mucizelerim Nilhan,  Yaşam izi Gizem ve Satır arası Gülşah 'a pasladım gitti :)

9 Ocak 2018

Pala Hayriye / Figen şakacı



Bitirgen ile başlayan hikayemiz Pala Hayriye İle devam ediyor... Üçlemenin ikinci kitabı...

80 'li yıllarda büyürken bıraktığımız Bitirgen 90'lı yıllarda üniversiteye kaçısıyla çıkıyor karşımıza Pala Hayriye olarak...

Başlangıç cümlesi etkileyici;

"Hamım ben daha; dalıma yabancı, ağacıma küs, köküme çekingen. Düşme korkusundan olgunlaşmaya meyletmeyen... Ham kalmaya söz vermek üzere çıkıyorum, beni on sekiz yaşıma kadar besleyen evimden."

Evinden, dayak yediği abisinden, annesinin itelemelerinden, ablasının kıskançlıklarından koşarak kaçıyor bir nevi... Çocukluğunu bırakarak çıkıyor evinden... Ham kalmaya söz verse de büyüyecek Hayriye, öğrenecek, yürüyecek, düşecek, kalkacak bu kitapta...

Önceki kitapta büyümüşte küçülmüş çocuğun çok bilmiş dilini sevmediğimi, sonlara doğru annesine ve babasına yazdığı mektuplarla dilinin bir anda değiştiğini söylemiştim hatırlarsanız. Evet doğru tahmin etmişim... İkinci kitaba hazırlıkmış o dil...

Mahallesinden başka yeri görmeyen Hayriye'nin bir otobüs mesafesi kaçış yolculuğu başka bir dünyaya gidiş gibi... Eğlenceli bir dille yazılmasına rağmen o bilinmeyen, tanışılmayan hayatın korkusunu o kadar güzel anlatmış ki...  Küçük bir serçe gibi avuçlarının arasına alıp onu korumak geliyor insanın içinden...

Aynı senelerde aynı yaş dönemlerinde olmam sebebiyetiyle belki de çok tanıdık bir hikayeydi Hayriye'nin hikayesi... Kendini tanımaya başlaması, çevresindeki kalıplara oturtmaya çalışması, bir yere bir insana aitmiş gibi yapmaya çalışması etkileyiciydi...

Bazen şimdi bir mucize olacak, yeni bir dönemeç, yeni bir çıkış beklentisiyle sayfaları hızla çevirdim... Hayaldeki mucizeler ya filmlerde ya kitaplarda ya da istisnai kişiliklerde olur dercesine hayat doğal döngüsünde ilerledi hep Pala Hayriye için... Bu bende bazen hayal kırıklığı yaratsa da gerçekte olana alışmak daha kolaydı belki de...

Hayriye ile 40 lı yaşlara vardık anlayacağınız bu kitapla...

Kitapta tek sevmediğim şey sanırım hayatına giren insanları detaylandırmamasıydı...  Belki de o insanlar hayatına o kadar değmişti, detaya gerek yoktu ama ben yine de bekledim işte...

Şimdi sıra 3. kitapta... Kasımdan bu yana yeterince zaman geçti nasıl olsa... Serileri peş peşe okuyunca bıkıp hakkını veremiyorum çünkü... Bir kaç hafta sonra okumaya başlarım sanırım...

Bir kadının büyüme hikayesini okuyup 90'lara bir selam çakmak isterseniz bu kitabı okuyunuz derim efenim... Tabi ki Bitirgen'den sonra ;)

Şimdi sıra, kitap yazılarımın en sevdiğim bölümü altı çizililerimde;


* Onur, aç ve evsiz insanların üzerinde hiç durmayan bir şeymiş meğer. Şimdi çıksam bu evden, koskoca bir karanlık, ağzını açmış yutmak için beni bekliyor olacaktı, yapamadım.

* Evlat olmak diye bir meslek edinmiş de gönüllü çalışıyormuş gibiydi. Bütün gün devrimden, mücadeleden, feminizmden bahseden Meral, evin içinde bildiğimiz etkisiz elemandı. İyi de kadınlar böyle nasıl özgürleşecekti ki?

* Yabancı bir evde olmak, eve yüklediğin her türlü anlamı safrasıyla kusmak demekti. Yabancı bir ev, dışarıdan gelen için tüm evlerin kalın bağırsağı, zamanla biriken her şeyin posasıydı. 

* Ah be çocuk, hangimiz diğerini büyüttü bilmeden, o yokuşu senin için ine çıka düzledim de, sen kavanoz dolusu şokellandan bir parmak bile vermedin ya, canın sağ olsun...

* Artık gecelerden korkmuyorum. Çünkü gece daha iyi saklıyor beni, gündüzlerin her türlü ayıbı yüze vuran acımasızlığı yok gecede. Her şey her şeye karışabiliyor, dönüşebiliyor, hatta biraz zorlanırsa değişebiliyor, ne güzel böyle.

* Zamanında söylenmemiş her söz, mutlu olduğun anlara değil de bir sonraya dikkat kesildiğinde, böyle uçup gidiyordu işte.

* Hasret çekmek, bir hayalin yerini durmadan değiştirmek demek. Özlemek daha başka, onda bütün dünyayı aynı anda kucaklamak isteği gibi imkansız bir şey var... Birinde hiç kavuşamayacağını bilmenin sancısı, diğerinde yutkundukça fark ettiğin bir yumru...

* Her şeyi bölüşmek, her durumda yan yana durmak, önce dünyaya karşı örgütlenmekti, ilişkinizin sessiz cümlesi. Bunu biliyor, buna inanıyor, iki ayrı kişiyi toplayıp biri elde edebiliyordunuz.

* Aklımda gezinen tilkilerin kuyruğu yüzüme vurmasa, her şey daha mı kolay olurdu; mesela sevdiğimi hemencecik belli etmemeyi başarsam, bir şeyi sevmediğimde yüzümü ekşitmesem de yakayı ele vermesem, virajlara ya Allah diye girmesem de biraz açıktan alsam, yırtar mıydım bir yerlerden?

* Hayranlık ne garip bir şeydi. Sevmekle ilgisi yoktu da, sahiplendiklerinize sevginizin üzerinde tepinme hakkını bahşettiğiniz, kendinizi koyduğunuz aşağılarda bir yerden sizi bir çırpıda çıkarmalarını beklediğiniz, sipsivri bir tümsekti sanki. Yukarısı hep uzağınızda, aşağısı hep elinizin altındaydı. Şanslıysanız birilerine tutunarak tırmanır, yeteneksiz ve ışıksızsanız olduğunuz yerde sayardınız. Hoş, tutunsanız ne olurdu ki, "o kat"a asansör bile çıkamazdı.

* Anneme benzememek için boşuna mı direniyordum yoksa, her kadın biraz annesi kadar değil miydi? Ölmeden önce öldürdüklerime benzememek, en azından bu korkunun esaretinden kurtulmak için yapıyordum ne yapıyorsam. Bir leğen toprak, bir ibrik su vardı da önümde, ikisini de idareli kullanıp çamurdan bir şekil vermeye çalışıyordum bedenime... Yoktan var etmek dedikleri miydi bu çaba, var olanı biçimlendirme mi? Valla da billa da bilmiyordum. Yaptığım her işte en ufak bir alkış alsam gururdan çok suçluluk duyuyor, alkışlayanları pişman edecek kadar karşılarında ıkınıp sıkındığım için, karneme yazılan pekiyi'lerin üstünü kimselere bırakmadan ben çiziyordum.

* Bu dünyaya çocuklar illa gelecekse, bari çağrılınca gelsinler...