25 Nisan 2017

Dolapdere Kürt Kediler Çingene Kelebekler / Mine Söğüt


Biraz ara verdim çünkü ne yazacağımı bilmiyordum...
Aslında ağzım ve yüreğim doluydu da... Kelimelere dökme işi sıkıntılı oldu...
Açtım açtım kapattım sayfayı...
Yazamadım... Bir es oldu ...

Bugün hadi dedim okuduğum kitabı yazıyım... Kelimelerimi toparlarım diye düşündüm...
Bakalım becerebilecek miyim...

Biliyorsunuz Mine Söğüt'ün kitaplarının tamamını okumaya çalışıyorum. Böyle bir hedef koymuştum önüme geçen sene... Bu sene devam ediyorum geçen seneki hedeflere...  Bu okuduğum 5. kitabı... Kaldı halihazırda baskıda olanlardan 2 tane... Bu sene biter bu madde...



Dolapdere Kürt Kediler Çingene Kelebekler kitabı Heyamola Yayınlarının İstanbul'um serisiyle çıkarttığı kitaplardan biri... Her mahalleyi bir yazar yazmış ve Mine Söğüt'ün kaleminden de Dolapdere çıkmış...

Kitabı alırken alsam mı almasam mı diye uzun uzun düşündüm hatta... Bu tarz kitapların bana göre olmadığını düşünürdüm hep... Karakterlerle giden kitapları daha çok seviyorum çünkü... ( HATA 1- Kitabı ismi ve niteliğine göre değerlendirme Şebo dedi bana bu kitap 😏 ) Diğer sebebim ise İstanbul aşığı bir kadın değilim ben, çok da bilmem üstelik İstanbul'u.. Ne biliyim İzmir olsa belki avucum kadar iyi bildiğim bir şehrin hikayesini okumak iyi gelirdi ( HATA 2- Bir mekanı bilmeden de okumak ayrı bir haz verirmiş Şebo ve o yeri deli gibi merak edermişsin dedi bana bu kitap 😊 ) Tek okuma sebebim yazarının Mine Söğüt olması olan bu kitap iki ön yargımı bozmama da sebep oldu diyebiliriz aslında...

Bir mahalleden yola çıkarak Türkiyenin yakın geçmişi de anlatılmış aslında kitapta... Çok ta iyi saptamalar var...

Mahallenin eski yaşayanlarından tutun da şimdiki yaşayanlara kadar geniş bir yelpazede sunmuş karakterlerini... Marika'dan Hevida'ya, Kadife Abla'dan Mersiye'ye, Ruandalı Gaspard'tan Garbis Usta'ya inanılmaz bir kültür yelpazesi... Hepsinin hikayesi bambaşka... Tek ortak noktaları belalı Dolapdere...

Sokaklarını, evlerini, kültürlerini, yokluklarını ve renklerini öyle güzel anlatmış ki Dolapdere'nin adım adım gezesim geldi benim de... O dik yokuşun başında oturup izlemek geldi içimden.... Kim bilir belki bir gün diyerek...

Yaşar Kemal'den, Sait Faik'ten, Metin Kaçan'dan alıntılar da var kitapta... Hepsi aynı yerde buluşmuş, Dolapderenin rengarenkliliğinin karasında...

Hele sonunda yazara İstanbul tarafından yazılan bir mektup var ki tam kıskanılası....

Bir mahalleyi anlatmak için yazılan bir kitaptan bu kadar zevk alacağımı tahmin etmemiştim hiç... Serinin diğer kitaplarını okur muyum hiç bilmiyorum ama göz atmak isterseniz serinin tamamı burada...  Benim de notlarım arasında...

Şimdi sıra geldi altı çizilenlere... Ne demek istediğimi en iyi bu cümleler anlatır sanırım...

Hepimize keyifli günler ve okumalar diliyorum....



* Çingene kelebeklerden birinin üzerine bardak kapadım. İçinde çırpına çırpına çığlıklar attı. Çingene sineklerden birinin kanadını koparttım. Uçmaya çalıştı... çalıştı... çalıştı... Yere düştü. Üzerine bastım, öldü. İçinden sapsarı bir su çıktı.

* Dolapdere'ye ilk kez, ismi bir efsane gibi ortalarda dolaşan "tehlikeli" ve "cazip" mahallelerin varlığını merak edip İstanbul sokaklarında kaybolmayı bir oyun haline getirdiğim yıllarda tesadüfen gittim.

* Şer hayatları ehven-i şer hayatlara bağlayan incecik damarlar teker teker kesilip, ortalarından o geniş cadde geçirilmemişti. 

* İçinden otobüslerin ve otomobillerin kıvrıla kıvrıla geçtiği bu sokaklarda gördüğüm insanlar Beyoğlu'nun hemen dibinde, bizlerin nispeten temiz ve güvenli hayatlarının hemen yanı başında başkalarının yaşadığının ve o başkalarının cehennemde cennet rüzgarları estirmeyi beceren büyücü bir kavmin kadın üyeleri olduğunun gizli işaretleriyle donatılmışlardı.

* İşte bir gün, yanlarından geçip durduğum ama herkesin sanki yoklarmış gibi davrandığı, görmezden, hissetmezden, sevmezden geldiği bu insanları geceleri yutan, saklayan, koruyan o labirente daldım.

* İstanbul'un tam kalbinde saklanan muhteşem bir cehennem. Ateşinde binlerce yoksul ısınıyor. Ve o kadar küstah ki kendinden olmayanı ne ısıtıyor, ne yakıyor.

* Onlar ve biz. Yakamı bir ömür boyu bırakmayacak olan iki zamir. Onlar ve biz. Beyazlar ve siyahlar. Bahtsız doğanlar ve ayrıcalıklı doğanlar. Kadim bir kast sistemi. Yasalar karşısında herkes ne kadar eşit olursa olsun, hayatın tam merkezine dikilen ve hiçbir yasayı tanımayan acımasız bir eşitsizliğin kırbacıyla yaralanıp duran bir düzen...

* İçinde yüzlerce damar olan dev bir şişe düşünün. Hayat o şişenin dar ağzından şehvetle içine akıyor. Damarlara dağılıp ağır ağır dibe çöküyor. Taksim şişenin ağzı. Tarlabaşı gövdesi. Ve Dolapdere dibi. Akan hayatların tortusu bin yıldır orada birikiyor.

* ... zaman taşkın bir dere gibi akıyor bu mahallenin içinden. Kimi o derenin suyunu içiyor, kimi o suda kirlerini temizliyor, kimi de içinde boğuluyor.

* Bir zamanlar yüksek tepelerin eteğinde, içinden dereler akan ve kiraz ağaçlarının güzelliğiyle nam salan yeşil ve kırmızı bir boşluktu Dolapdere. Eski adı bu yüzden Kresohora yani Kirazlıköy.
.... kiraz çiçeklerinin kokusu yerini artık lağım akan derelerin kokusuna bıraktıkça ismi de manidar bir metamorfoza uğradı, buraya Keratohora yani Boynuzlu Köy denmeye başlandı. Çünkü bu yörenin kadınları fazla çapkındı...

* Aslında bütün tarihler ve talihler döne döne ilerler; her dönüşte bir tarafın yüzü güler diğer tarafa acı düşer.

* Mecidiyeköy dutluk, Çengelköy bostanken bile....Beyoğlu'na şapkasız eldivensiz çıkılamazken bile... komşu mahallelerin kanalizasyonları olduğu gibi Dolapdere'ye akar, oradan Kasımpaşa'ya yollanır, Haliç'in bir zamanlar içilesi olan biçare sularına karışır. Ve mahalle yaz kış çok fena kokar. Eskiden... Şimdi de güzel kokmuyor ama her şeyin üstünü örtmeyi beceren çağdaş yaşam yoksullukla birlikte çöplerin ve lağımların üzerini de örtüyor. O örtüyü biraz aralarsanız Dolapdere hem dün, hem bugün hep için için kokuyor.

* Çingeneler, hayal dünyasında kelebek ömürlüdürler. Üstelik bunu kendileri de gayet iyi bilirler.

* Yoksulluk para hesabına gelmez. Yoksulsan... yoksulsundur işte. Bir şizofren tarafından yazılmış bir roman gibidir yoksulluğun hesapları. O hesaplarda elmalarla armutları toplayabilirsin, tek sayıları birbirinden çıkarıp yine tek sayılara varırsın. Yoksulluğun hesapları parmakla değil vicdanla yapılır. O yüzden yoksulluğun mantığı olmaz ama felsefesi vardır. Yoksullar için para da, zaman gibi izafidir.

* Hayatın, içinden çıkılması gereken bir iş olduğunu kimse cesaret edip de söyleyemez Çingenelere. Yüzyıllardır, bin yıllardır bu böyle.

* Benim ailem tek kızlarına bir çiçek ismi takacak kadar nahif ve nikbin ve onun ailesi iki anneden doğma on sekiz çocuğun kızına "Sabreden" anlamına gelen bir isim takacak kadar umarsız ve bedbin. (Hevida için söylüyor bunu)

* Ah Hevida bu mahalle hep "kendi"ne ait olanla "biz" e ait olanın kesişmediği lanetli bir çemberdir. İçinde "biz" ve "kendi" ayrı ayrı daireler olarak durur. Bazen bu daireleri ateşlere verirler. Her şey yanar. Acı içinde yanar. Biter. Kül olur. Yine de kesişmezler. Öyle ölümüne bir inat.

* Dünyayı savaşlar aracılığıyla para yönetir.

* Tüm halkların din ve aşk hikayeleri birbirine benzer. Bütün insanlar aynı şeylerden korkar ve birbirlerini aynı şekilde severler.

* Sanır mısınız kilitli kapılar sadece anahtarlarla açılır. Marika'ya emanet anahtarlar göğüs kafesindeki ateşin ısısıyla eridi. Kapılar... o kapılar anahtarlarla değil baltalarla açıldı. Marika penceredeki perdeyi çekip gizlice seyretti ve ağladı. Evlerin kapılarının kırılışını. Eşyaların teker teker çıkarılışını. Evlere yeni kapılar takılıp içeriye yeni eşyalar konuluşunu. Yeni komşularını perdenin arkasından ağlayarak seyretti. Bir gün kendi evine de aynı şeyin yapılacağını bilir gibi, içi yana yana, hiçbir şey yapamadan, ağlayarak seyretti.

* Hangi cam kırıklarını yiyerek büyürse çocuklar, o camların rengini ve keskinliğini alırlar. O camların kanattığı yaralara benzer hem çocuklar, hem çocukluklar.

* Evet siz bizim bildiğimiz şeyleri bilmiyorsunuz, bilmediğimiz şeyleri biliyorsunuz Hevida. Eskiden bu evde yaşayan Marika da bizim bilmediğimiz şeyleri bilirdi. Ama senden farkı bizim bildiğimiz şeyleri de bilirdi. Biz dediğim Müslüman Türk, Marika dediğim Rum asıllı Hıristiyan Türk, sen dediğim Kürt asıllı Müslüman Türk.

* Burası kurtlar mahallesi. Mahalle halkından hırsızlarla uğursuzların mekanı belirsiz. Mütemadiyen saklanıyorlar. Kürtlerin mekanı belirsiz. Mütemadiyen göçüyorlar. Rumlarla Ermenilerin mekanı belirsiz. Kayboldular. Çingenelerin mekanı belirsiz. Her yerden kovuluyorlar. Dolapdere sadece tekin olmayan ve gafil avlayıp gafil avlanmamak için yer değiştiren soyların hüküm sürdüğü bir krallık değil. Buranın gafleti kapısının herkese ama herkese açık olmasında. Açık kapılardan girmek de kolay, çıkmak da. Açık kapıların ardında kaybolmak... o en kolay.

* Eğer tarihi kazananlar değil haklı olanlar yazsaydı, bugün hayat tüm dünyada  ve bu mahallede bambaşka olacaktı.

* Yeryüzünde herkes iki hayat birden yaşar. Biri tenine dokunan gerçek hayattır, öbürü aklını başından alan hayali hayat.

* Hiçbir kötü, bir diğer kötüden daha az ya da daha çok kötü değildir. Her kötü kendi kimyası içinde aynı acıyı verir.

* Keşke dünya herkesin birbirine hikayesini anlattığı kocaman bir sahne olsaydı. Belki herkes durup karşısındakinin hikayesini can kulağıyla dinlese, anlasa, anlayabilse, kimse kimseye düşman olmazdı. Oysa insanlar sadece kendi hikayelerinden mesulmüş gibi yaşıyorlar. Kimse başkalarının kaderinde kendi hissesi olabileceğini sezmiyor.

*Çok kültürlü ve çok hüzünlü bu mahallede yaşayan herkes zaman zaman Allah'ın kendisini unuttuğunu, terk ettiğini düşünür. Dünü yaralı, bugünü risklive yarını meçhul insanlar başka başka kitapların, başka başka inançların vaatleriyle umutlanır ama tanrılarına yakardıkları kadar sitem de ederler. Allah bazı kullarını gerçekten unutur. Bunu Dolapdereliler çok iyi bilirler. O yüzden onlar da sık sık Allah'ı unutur, ona sitem ederler.

* Madem hayat hep yolları hep çatallanan bir bahçe, oraya değil de buraya sapılsa, öyle değil de böyle yapılsa... sonsuz bir olasılıklar deryası içinde her şey aslında masallardaki gibi olsa. O zaman belki de kilisenin ve temsil ettiği yığınla şeyin varlığı asla bir tehdit olmaz, o tehdidi bertaraf etmek için büyük ateşler yakılıp elde ne varsa içine atılmaz, ayrışmaktansa bir arada durmanın daha yüce bir duygu olduğunu sezenler, kapılarını dışarıdan gelen menfaatçi telkinlere kapar ve birbirlerine sarılırlardı.

* Umut denen şey, gerçekleşmese bile bir olasılık olarak hep var olan iyinin şifalı işaretidir.

* Dolapdere'de ne arasanız yok, ne ararsanız var.
   Her şey bir var bir yok.
   Sihirli bir kutu gibi.
   İçine her şey sığar, dışarıya hiçbir şey sızmaz.
   Burası Dolapdere.
   İstanbul'un tam göbeğinde tekinsiz ve güzel bir mahalle.









15 Nisan 2017

bu ayın şarkısı #3


Enerjiye ihtiyacımız var...
Pozitif duygulara...
İçim içime sığmıyor, hayatımızın ülkemizin dönüm noktası yarın...
Ümitliyim ama
Herşey çok güzel olacak ♥

Hayırlarımız bol olsun arkadaşlar :)




Hayat bu kadar mı
Bence değil bir kaç sözüm var
Biraz senin gibi yıkılmayan duvarları var
Bazen esinsindir bazen uzak yakınlarım var
Ben, ben böyleyim kendi yolumda

Bırak tutma beni
Kaybetsem de üzülmem asla
Ne boş kaygılarım
Korkma bana hiçbir şey olmaz
Yanlış doğru gibi eksik kalan birkaç satırsa
E ben, ben böyleyim kendi yolumda


Hayat benim her anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan

Değer saklanma hiç
Geçer zaman böyle de geçer
Ya sev ister vazgeç
Beklentiler sadece üzer
Ayrı dünyalarda farklı farklı kafalarda
Ben, ben böyleyim kendi yolumdan

Hayat benim her anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim kendi yolumdan

11 Nisan 2017

soydur çeker, huydur geçer :)



SENE 2005;

Cümbür cuma gidilen bir piknik öncesi babamın eline iki poşet verilir. Çok basittir aslında... Biri çöp, diğeri börek... Ama tabi elini kolunu sallaya sallaya evden çıkmaya alışkın babam için bu durum biraz bünyeyi bozmuştur :))

Pikniğe gidilir, çay demlenir... Kurabiyeler, pohaçalar çıkartılır... Börek aranmaktadır deli gibi... Vallahi hala burnumda evden çıkarken yayılan o koku :))) Ama mis kokulu o el açması mis gibi börek yoktur. Suçlu aranmaktadır kötü bakışlarla... Babam bir böreği arabadan indirmeyi bile başaramamışsınız diye söylenmektedir hatta söylene söylene arabaya gitmiştir ve bir poşetle gelmiştir. Bak işte diye... Elimle koymuş olmasam böreksiz kalacağız diye kelamlar bile etmiştir. Hepimiz poşete boş gözlerle bakmaktayken babam keyifle poşeti tam da sofranın ortasında açmaya başlamıştır bile...

Evet tahmin ettiğiniz gibi gelen çöp poşetidir :)))) Mis gibi börekler çoktan çöpü boylamıştır ahahahaaaaa :))) Kıyamam o andaki suratının halini hiç unutamam babacığımın :))))



SENE 2017;

Hafta sonu yumuşak mumy Özlem'de yenilmiş içilmiş bir de üstüne kaplar dolusu börek, çörek, kek, pasta nevalesi yanımıza katılmış mutlu bir şekilde evin yolu tutulmaya başlanmıştır. Şebo kişisinin her zamanki gibi bel fıtığı azmış, kendi çantasını dahi taşıyamayacak boyutta olduğu için evin biricik güçlü kişisi Oytun'a yüklenilmiştir taşıma işi...

Apartmandan çıkınca bizim güçlü oğlan arabaya ters istikamete yönelmiştir. Anne kişisi seslenmeye çalışsa da "is this love, is this love" şarkısını bağrınmakta olan güçlü kişiye sesini duyuramamamıştır.  Tehlike çanları çalmaya devam etmektedir. Ve Şebo kişisi daha kuvvetli bağrınmak zorundadır. "Oytun ooooo çöööppp değiiilll, Oytun hayır, çöp değil o, Çöpe atma sakkkııınnn Ooooytuuunnn, Haaaayyyyıııırrrrr !!!!!!"

Oytun bu arada sakince çöp kutusunun kapağını açmış (üstelik yeraltı çöp konteyneri) is this love nameleri eşliğinde caağğğnımmm börekleri, pastaları çöp kutusuna atmıştır ve anne kişisine neden bağırdığıyla ilgili de anlamsızca bakmaktadır.

İs this love Oytun, gitti börekler Oytun, aklın nerde Oytun, seni konteynere sallayıp da mı saklasak Oytun 😂😂😂😂

Ne demişler hayat tekerrürlerden ibaretmiş, tekerrür olmasa bile soydur çekermiş işte :))))

Mutlu günler efenim ♥






7 Nisan 2017

çocuklarda kitap okuma alışkanlığı


Böyle başlıklarla yüzlerce yazı okudum senelerdir... Bıkmadan usanmadan bazen tekrar tekrar...
Kimini uyguladım, kimini uygulamadım saçma geldi...
Ama sürekli denedim...

Ve final diyorum artık :) Artık nihayete de muradıma da erdim... 
Yani öyle düşünüyorum...

O yüzden kendi deneyimlerimi paylaşmak istedim sizlerle....
Her çocuk şahsına münhasırdır, bunu en iyi anneler bilir.  Bıkmadan usanmadan denemek gerekiyor sadece bu şahsına münhasır kişiliklere :)



Okul öncesinde Oytun kitaplara karşı çok meraklıydı, deliler gibi kitapçıya koşar bir sürü kitap alırdık ve genelde bu hayvanlarla ilgili olurdu... Bol resimli, boyamalı, yapbozlu, sesli her çeşidi... Hayal gücünün sonsuzluğuna her zaman inanmışımdır, bir balık kitabına binlerce hikaye uydurmuşluğu vardır...  Ve ben bu sebeplere dayanarak çok ümitliydim kitapları seveceğine...

İlkokul 1 bizim için bıçak sırtıydı... Elll, Elaaa, Talllaattt derken kitaplardan uzaklaşmaya başladı... Okumayı söktü tamam derken bizim kitaplarla aramıza mesafe girdi. Ve ilkokul boyunca kitaplarla ilişkimiz hep sınırlı geçti...

Kitapçıya gitmekten hiç vazgeçmedik, bu hala keyifliydi Oytun için. Saatlerce bakındı, saatlerce seçti ve her seferinde kucak dolusu kitapla geldik evimize... Aldığımız ilk gün resimlerine bakıldı, fikir yürütüldü, belki ilk sayfalar okundu, dergi aldıysak etkinliklerine bakıldı ve o kitaplar bir köşede kaldı hep... Bir daha elini sürmedi... Taki yeni bir kitap alışverişine kadar...

Okuma saatleri yaptık evde hep birlikte. Kitap okumayı sevmeyen ve okumayan babamız bile eline aldı kitabı okudu... Israrla denedik. İlk denemelerimizde yarım saat, sonraki denemelerimizde 1 saat... Oytun kimi zaman okudu, kimi zaman okur gibi yaptı, kimi zaman boş boş baktı, kimi zaman da sayfaları çevirdi... Tam anlamıyla bize hiç katılmadı....

O ders çalışırken kitabımı alıp oturdum yanına okudum, sahilde okudum (ki bu en sevdiğimdir), otobüste okudum, tuvalete bile kitapla girdim. Sırf görsün beni, fark etsin, deneyimlemeye çalışsın istedim... O beni görmezlikten geldi uzun süre...

Tatillerden önce kucak dolusu kitap alışverişi yaptık, bitecek bu kitaplar dedik... Hep bir metazori ile okudu... Ödül verdim tutmadı, ceza verdim tutmadı... Kitap başına para teklif ettiğim bile oldu. Tüm bunlarda evet ara ara gaza geldi, okudu fakat alışkanlığa dönmedi...

Ödül verdiğim dönemlerde kitapları atlayarak okudu. Kendince o da beni sınadı. Bunu fark ettiğimde hep konuştum, beni değil kendini kandırdığını ikna etmeye çalıştım. O da inatla beni ısrarımdan vazgeçirmeye çalıştı... Bazen sesler yükseldi, bazen kapılar çarpıldı, yeteeeerrrr diye kafaya huni takıldı... Hepsi oldu yani...

4. sınıf bittiğinde ikimiz de çok keskindik... Aramıza gerilim hattı döşedik bu konuda... Ben kitap dediğimde o da bana tepkisel yanıtlar verdi... Kitabı her eline alıp okumaya başladığında uyudu mesela. Ya da benim ilgimi farklı yöne çekmeye çalıştı. Bazen hastalandı. Bazen yapmadığı ödev aklına geldi ki bu genelde resim, müzik vs oldu... Bu süreçte bol bol inatlaştık.

Derken çok sevdiği tablet ve oyunla ilişkilendirdim kitap okumayı... Bir süredir tablet, telefon, bilgisayar yasağı vardı zaten. Listeler yaptık ve uygulamaya koyduk. Yapmış olduğu görevlerinin sonucunda tablet ve oyun saati kazanıyordu. Tuttu şükür :) Bu arada nasıl liste derseniz şurada anlatmıştım biraz... Nispeten düzene girdi kitap okumamız, ama bakın nispeten diyorum :)

Okuma turlarımızda genelde hep ya bol resimli çabucak bitecek kitaplar seçiyordu ya da saftrik, zuttirik gibi okuma bütünlüğü olmayan ve anlam içermeyen kitapları seçiyordu. Evet okuma alışkanlığı kazanmalıydı ama okuma keyfini de anlamlandırmalıydı... Şebo evet level atlamak istiyordu ama Oytun hazır mıydı ?

Benim bu level atlama isteğimle birlikte yeni bir pazarlığa giriştik tabi ki :))) Cümlelerimde onun bilmediği kelimeleri kullanmaya başladım, özellikle bana soru sorduğu zaman. Anlamıyordu tabi :) Ve hep bunun sonucunu gerektiği kadar kitap okumasına ve bir hikayeyi barındırmayan kitaplar okumamasına getirdim. Kelime dağarcığının gelişemediğini anlatmaya çalıştım. Bir süre sonra son darbeyi vurdum, bir benden bir senden olsun kitaplar dedim. İlk önce çok karşı çıktı, sonra pes etti... Ve başladım kitap seçmeye...

Seçtiğim kitapların genelde kısa ama içinde zevkli bir hikaye barındıran türden olmasına özen gösterdim. Bu konuda sevgili kitap dostu bloglar bana çok yardımcı oldu :) Ama Oytun bundan hiç memnun değildi, içinde resim yoktu ve dolayısıyla sayfaları çabucak atlayıp sonuca ulaşamıyordu. Anlaşmamızdan hiç taviz vermedim...

Ve 6. sınıfa geldik.... Burada sevgili Türkçe öğretmenimize binlerce kez teşekkür etmem lazım ♥ Benim kitap okuma ısrarlarıma yeni bir kişi eklenmişti artık :) Performans ödevini kitap okumakla doğru orantılı yapacağını ve ayda 3 kitap özeti istediğini söyledi... Bu benim için bulunmaz bir fırsattı... Hemen bir defter aldık özenle, kalemler aldık, çıkartmalar aldık...

Özetin nasıl çıkacağıyla ilgili konuştuk, planlar yaptık, şablon bir kalıp oluşturduk... Oytun kitap okumayı yeni becermeye başladığı için özet konusunda çok başarısızdı. Başladım onunla birlikte aynı kitabı okumaya tabi ki... Konuştuk anladıklarımızla ilgili... Komik yerleri işaretledik. Saçma bulduğumuz yerleri söyledik. Kitabı ya önce ben okuyordum ya da o... İlk önce ben okuduysam, nerdesin, şu bölüme geldin mi, nereye gittiğini söyledi mi gibi kitapla ilgili sorular sordum sürekli... O da bana sormaya başladı ilerleyen zamanlarda... Özet çıkartırken ilk tercihi kısa kitaplar olurken yavaş yavaş sayfa sayısını arttırdık... Ve öğretmenimiz takip etti her ay... Sayıyı tamamlamadığında eksi verdi, tamamladığında artı... Zaman geçtikçe içeriğine baktı... Önerilerde bulundu.. Sevip sevmediğini sorguladı...

Ve gelinen sonuç;

Geceleri artık uyumadan birkaç sayfa da olsa kitap okuyor.... Okula giderken sürekli yanında kitap taşıyor... Kontrol ettiğimde ilerlediğini fark ediyorum sayfalarda... Özetleri tek başına yardımsız çıkartıyor... Kitap seçerken resimlerine değil arka yazısına bakıyor...

Hele bugün var ya bugün beni mest etti... Bu yazıyı yazmamdaki sebepte zaten bu mutluluğumdur :) Yeni nüfus cüzdanı için başvurmamız esnasında randevu saatimizi beklerken bir baktım çantasının gözünden kitabını çıkartıp okumaya başladı. O sırada halbuki ben telefonumda candy crush oynuyordum ahahahaaa :)

6 sene süren bir savaştan böyle bir mutluluk resmi çıktı işte ♥



Tüm bu süreç içerisinde benim de yaptığım hatalar oldu tabi. O zaman dilimindeyken kesinlikle haklıydım halbuki... Ama şimdi baktığımda görebiliyorum... Bunları da bir dahaki yazıda anlatıyım. Yeterince uzun yazdım çünkü...

Şimdiden mutlu haftalar diliyorum hepinize... Mutluluğun resmini çizin de gelin haftaya ♥





6 Nisan 2017

Gerçek yaşamlara devam...


Bu sıralarda çok ilginçtir gerçek yaşam öykülerini gidip buluyorum. Bilinçli yapılan bir durum değil aslında, öyle denk geliyor.... Bu durumdan da hiç şikayetçi değilim :)

Ben yine bu postu bitirene kadar akşam oldu, mutlu akşamlar dileyeyim o zaman ben de ♥
Kendinize iyi bakınız efenim :)


SOKAK KEDİSİ BOB (2016)

Sokaklarda kedisi omzunda gezen bir adam görseniz ne hissedersiniz? Çılgın diyebilirsiniz, sempati duyabilirsiniz, kediyi sevmeye kalkabilirsiniz.... Gibi gibi işte...

Peki mahallenin tinercisinin omuzunda görseniz ne hissedersiniz peki? Bir düşünün hadi...

Bu cümleyi filmi izlerken aklıma geldi diye yazdım, konu böyle değil tabi ki...  Ama yine de düşünün bir olur mu?

Bu filmi tamamen eğlencelik olsun diye izledim ama sonuçta beni şaşırtan ve daha önce hiç duymadığım bir gerçek hayat hikayesine taşıdı... Filmleri bu yüzden seviyorum işte ♥

James Bowen'ın Kedi Bob ile hikayesi...

Filmi özetleyecek olursak;
Annesi ve babası boşandıktan sonra bir süre annesi ve üvey babası ile yaşayan James (Luke Treadaway) uzun zamandır uyuşturucu kullanmakta ve artık sokaklarda yaşamaktadır. Kendisine yardımcı olmaya çalışan bir rehabilitasyon uzmanı vardır ve James'e bu uyuşturucuyu bırakma zamanlarında kendini güvende hissetmesi için bir evde kalmasını sağlamıştır. Kedimiz Bob 'da işte tam da o zamanlarda James'i bulmuş ve aralarında güzel bir dostluk oluşmaya başlamıştır.... Her ne kadar Bob James'e sığınmış gibi gözükse de aslında Bob James'in kurtarıcısı olmuştur.....

Filmde gerçekten kedinin kendisi oynamış...  Sadece o bu kadar rahat oyuncunun omuzunda oturabilirdi diye anlatmışlar hatta bir röportajlarında....

Film iç ısıtan bir hikaye... Kedi ile James'in dostluğunu hayranlıkla izledim ♥
Ki ben kediden çok köpek hayranıyımdır. Ben böyle hissettiysem kediseverler kimbilir ne hissederler :)

Filmde en çok bir sahneyi sevdim... Biraz da kıssadan hisse aslında... Bob'u parasıyla satın almak isteyen bir anne-çocuk vardı... Hah dedim tüm hayvanseverlerin anlatmak istedikleri ama birçok insanın anlamamakta ısrar ettikleri şey bu...

Bu arada James Bowen gerçekte kimdir derseniz buraya bakabilirsiniz. Farklı ve umut dolu bir yaşam hikayesi var....

Sonuç olarak ben bu filmi ÇOOOOKKKKK SEEEEVVVVDDDİİİİMMMM ve kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum....



THE FOUNDER / KURUCU (2016)

Yine gerçek hayattan bir alıntı... McDonalds 'ın kurulma ve markalaşma serüvenini anlatıyor...
Oldukça ilginç bir hikaye...

Ray Kroc ( Michael Keaton) gıda firmalarına mixer satmaya çalışan bir pazarlamacıdır. Hayatının bir çok evresinde farklı malları pazarlamış ama genelde hüsranla bitmiş bir hikaye... Enerjisi ve hayalleri bitmek bilmeyen bir adam.... İşte bu sırada mükemmelliyetçi Dick (Nick Offerman) ve Mac (John Carroll Lynch) McDonald kardeşlerle tanışır.  McDonalds adlı bir restaurantta mükemmel bir sistem kurmuşlardır. İyi hizmet verebilmek ve kaliteden ödün vermemek için canla başla çalışmaktadırlar. Sistemi izlediğinizde gerçekten hayran kalıyorsunuz...

Ray'in hayallerinin boyutu artık mikser olmaktan çıkmış, bu kardeşlerle birlikte McDonalds'ı büyütmek için muhteşem planlara doğru evrim geçirmiştir. Hayatında ilk defa hayallerini ıskalamayacaktır.... Şu ana kadar markanın geldiği durum belli nihayetinde...

Konuyu böyle kısaca anlattım ama filmde büyük bir mücadele var aslında...

Ray hırslı bir karakter ve Michael Keaton bu hırsı yalayıp yutmuş. Film boyunca adamı ağzım açık izlemekle birlikte duyguları ekrandan o kadar güzel geçiriyordu ki aynı zamanda bir karış suda boğabilirdim... Beni sinir ettiği için ayrıca kendisine teşekkürü borç bilirim...

Karakter olarak McDonalds kardeşlerden Mac'a bayıldım... Bir insan bu kadar mı iyi niyetli ve sevimli olur... Ayrıca kardeşler arasındaki güven ilişkisi de tam sevilesiydi....

Bu filmi yine biz paşamla izledik ve onun bu filmden çıkarttığı sonuç Mc hamburgerlerinin tarifiydi İçine 2 turşu, bir tutam soğan 2 damla ketçap ve hardal ahahahaaaaa :))) Köftenin tarifi yok tabi, o anam babam usulü :)) Çoccuğumun aklına kazıdılar vallahi söyleye söyleye 😂

Sonuç olarak bu film benim için EEEEEEHHHHHHH İŞŞŞTTEEEEE kategorisinde... Benim ehhh dediğime siz bakmayın ama... Sıkılmadan izleyebileceğiniz bir film. Farklı bir hırs ve başarı hikayesi hatta...  Başarıya giden her yolun mübah olması durumu da diyebiliriz... Boş zamanınızda izlemenizi tavsiye ederim...





4 Nisan 2017

Oytun'un seçkilerinden bir demet



Unutmadan bu filmleri yazıyım dedim, ama bu posta başladığımda sabah 10:00 du ve bitirme saatim şimdi bakıyorum 16:20...

Uzun sürdüğüne göre destan yazdın demek ki demeyin açık olan ekrana boşluklarda iki satır attım :)

Hedefimde 2 tane daha film yazmak vardı, başka bahara artık...
İşlerin arasında film yazmak zor oluyormuş, bunu da böylece anlamış oldum :))

Öpüldünüz ♥



BFG (2016)

Bu film Oytun'un seçkilerinden... Hoş benim de listemdeydi gerçi ama Oytun söylemeseydi daha ne kadar beklerdi hiç bir fikrim yok :)

Bir Roald Dahl uyarlaması.... Ve ben bunu filmi izlemeye başladığımda öğrendiğimde tüüü Şebo sana dedim :/
Geçen sene Sevgili Esra'nın tavsiyesiyle kitaplarından bazılarını Oytun'la beraber çok severek okumuştuk. Oytun Roald Dahl ismini görünce anne biz bu kitabı okumamışız diye baya bir hayıflandı ama daha sonra okuruz artık demekten başka seçeneğimiz kalmamıştı. Filmi gördüğümde bu ayrıntıyı kaçırmasaydım keşke :/

Sophie (Ruby Barnhill) bir yetimhanede kalmakta ve geceleri uyuyamamaktadır. Yine bir gece gezinirken dışarıdan sesler duyar ve koca bir dev görür sokakta... Korkar saklanır hemen ama dev onun kendisini gördüğünü fark etmiştir bile... Büyük Sevimli Devin küçük Sophie'yi kendi dünyasına götürmek için yanına almaktan başka çaresi yoktur artık... Kendi dünyasında Büyük Sevimli Devden daha büyük, daha acımasız ve daha korkunç devler de vardır üstelik...

Filmimiz bu şekilde başlıyor, gerisini anlatmıyorum ve izleyin diyorum sadece :)))

Bu arada söylemeyi unutuyordum bu filmin yönetmeni  Steven Spielberg... Hal böyle olunca çocukluğumdan E.T. geldi aklıma... Ki zannederim filmi izleyen herkeste aynı his uyanmış. Tabi ki yaşdaşlarımdan bahsediyorum ahahahaaa :) Yoksa bizim ergenlerin E.T. gibi bir hayal kahramanları yok :)) Hakikaten bak şimdi aklıma geldi, ben Oytun'la E.T. izleyeyim bir ara ;)

Devin mimiklerini izlerken çok sevimli bulmuştum ve sürekli kaşını gözünü takip etmiştim. Bunun neden olduğunu da filmi izleyip bitirdikten sonra oyunculara baktığımda anladım :)) Casuslar Köprüsü filminde yine mimiklerine hayran kaldığım Mark Rylance :))) Bulmuşum adamımı yani :))

Filmde aslında sevdiklerimiz çok fazla, anlatmakla bitmez...
Ama dev sodası içeceği bizi kahkahalara boğan şeylerden sadece biri :)



Ahhhh o baloncuklar :)))

Sevmediğim tek şey ise sonlardaki asker sahneleriydi... Helikopterler falan pek bir yavan, hayal gücünden noksandı... Kitapta da öyle miydi bilemiyorum ama Dahl bunu çok güzel bağlamıştır bence kitapta dedim içimden...

Neyse bu film hakkında anlatacaklarım bitmez benim....

Sonuç olarak diyorum ki ben biz bu filmi OLDUKÇAA SEVDDİİİKKKKK :) Alın çocuklarınızı yanınıza hep birlikte keyifle izleyin diyorum... İzleyince de bana nasıl bulduğunuzu anlatmayı unutmayın ;)




CANAVARIN ÇAĞRISI (2016)

Yine bir Oytun seçkisi :)
Canavar lafına kanan Oytun'un annesine açık ara bir dram hediyesi de diyebiliriz.

Filmin konusunu özetleyecek olursam;

Conor (Lewis MacDougall) henüz 12 yaşında annesi ile yaşamakta ve annesinin de kanser olması sebebiyle ağır bir travma yaşamaktadır. Aynı zamanda okulda arkadaşları tarafından darp edilmekte, annesi hastanedeyken sevmediği anneannesine katlanmak zorunda kalmakta ve kendisine yeni bir hayat kuran babasının boşluğunu hissetmektedir. Yaşamının tek sığınağı çizdiği resimlerdir.  Ve bir gece resim çizdiği sırada bir ağaç canavara dönüşmüş, Conor'a ona 3 hikaye anlatacağını söylemiştir. Karşılığında Conor'dan kendi hikayesini istemektedir....

Animasyonlarla desteklenmiş film bizi farklı bir dünyaya sürüklüyor adeta... Conor'un hayallerine...
Fantastik bir dram diyebilirim bu sebeple filme ... Hatta ve hatta fantastik öğeler dramı biraz hafifletmiş, acı katmanlarını azaltmış da diyebilirim..

Conor karakteriyle Lewis MacDougall filmi almış, kucaklamış ve götürmüş... Bir çocuktan beklenmeyecek bir performans... Bu harika çocuklar beni şaşırtmaya devam ediyorlar. Bir de anneannemiz var tabi ki Sigourney Weaver... Oldukça başarılıydı... Hele anneanne torunun birlikte olan son sahneleri beni benden aldı...

Canavarın anlatmış olduğu hikayeleri tabi ki oldukça çok sevdim... Birbirini tamamlayan, kendiyle yüzleşmesini sağlayan... Sırf o mesajları için bile bir daha izleyebilirim filmi...

Oytun için bu film biraz ağırdı aslında, fantastik öğeler olmasa izlemekte zorlanabilirdi.... 14-15 yaştan sonra daha rahat izlenebilir diye düşünüyorum ben...

Dram severler için oldukça sürprizli bir film... Fantastik severler için de oldukça duygusal katmanlı...

Bıdı bıdı anlatabileceğim o kadar çok şey var ki, ama yüzeysel geçemiyorum... Yüzeysel geçemediğim için de ciddi bir spoiler verme tehlikem var :) O yüzden lafı burada keselim...

Sonuç olarak ben bu filmi ÇOOOKKKK SEEEEVVDDDİİMMMM ve izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim...